The Words(Çalıntı Hayat): Hayat ile Kurmaca Arasında Sarkaçta Kalan Hakikat

Butimar Dergi

“Bir noktada hayatla kurmaca arasında seçim yapmak zorundasın. İkisi birbirine çok yakın olsa da asla birbirine gerçekten temas etmez.”

Brian Klugman ve Lee Sternthal’in bu sözleri, hem ilk yönetmenlik denemeleri The Words için hem de filmin içindeki hikâye için geçerli. Yazarlık dünyasını konu almış bir drama olan film, adının gerektirdiği gibi iyi yazılmış olmasının yanı sıra, her iniş ve çıkışıyla da görsel olarak etkileyici, estetik açıdan güçlü. Fakat zemini çok da sağlam olmadığından, filmi keyifli bir yolculuk olarak kabul etmek en doğrusu.

Yazmak eylemi ile yaşamak arasındaki sınırın silikleştiği bir yerde duran film, izleyicisini kesin yargılardan çok, sorularla baş başa bırakır. The Words, etikle edebiyat, hayatla temsil, pişmanlıkla şöhret arasındaki mesafeyi hem tematik hem de biçimsel düzlemde sorgular.

Üç Katmanlı Bir Yapı: Hikâyenin İçinden Sızan Diğer Hikâyeler

Filmin en çarpıcı yanı, tek bir hikâye anlatmak yerine üç ayrı anlatıyı üst üste bindirerek kurmaca ile hayat arasındaki geçirimsizliği, yapısal düzlemde göstermek istemesinden kaynaklanır. En dışta, başarılı yazar Clay Hammond (Dennis Quaid) tarafından sahnede okunan bir roman vardır. Bu romanın içinde Rory Jansen (Bradley Cooper) adında, gençliğini ve yazarlık tutkusunu hayal kırıklıklarıyla tüketmiş bir adamın hikâyesi anlatılır. Ancak burada bitmez: Rory’nin yayımladığı romanın asıl yazarı olduğunu iddia eden yaşlı bir adam (Jeremy Irons) belirince, üçüncü ve en eski anlatı açılır: II. Dünya Savaşı sonrasında Paris’te yaşanan bir aşk, bir kayıp ve o kaybın içinden çıkan kelimeler…

Bu üç anlatı, birbirinin içine kıvrılırken şu soruyu kaçınılmaz hale getirir: Bir anlatı başka bir anlatının gölgesinde doğarsa, onun hakikat payı nedir? Rory’nin hikâyesi gerçek mi? Yaşlı adamın anlattıkları kurmaca mı? Hammond, kendi hikâyesini mi kaleme almış yoksa sadece başkasının trajedisini mi ödünç almış?

Film bu sorulara hiçbir zaman doğrudan cevap vermez; çünkü cevaplar değil, yankıların ve boşlukların ağı daha kıymetlidir burada. Zaten sinema, özellikle de postmodern sinema, artık çözüm değil, kırılma üretir.

Yazarlık, İntihal ve Ahlaki Erozyon

Filmin merkezinde bir suç var: intihal. Ancak bu suç, klasik anlamda “çalmak” değildir; daha çok, çaresizlikle doğan bir teslimiyettir. Rory, kelimelere duyduğu tutkuyu kendi üretimiyle besleyemediği noktada, bulduğu eski bir el yazmasını bilgisayarına geçirerek ilk kıvılcımı çakar. Karısı Dora’nın metne verdiği yoğun duygusal tepki, onun metni yayımlatma kararını tetikler. Rory’nin başarısı, tam da bu yanlış anlamanın üzerinden yükselir. Gerisi ise bir çöküş sürecidir.

Ama The Words, intihali yalnızca etik bir sorun olarak değil, yazarlık nosyonunun kendisini sorgulamak için kullanır. Bir metni yazmak kadar, onu içselleştirmek de yazarlıktır. Rory’nin yaşadığı trajedi, kelimelere âşık olmasıyla başlar; ama o kelimeleri kendi deneyiminden değil, başkasının acısından devşirerek sahte bir başarıya ulaşır. Yani burada intihal, sadece bir edebi hırsızlık değil; başkasının trajedisini kendi kimliğiyle kuşanma girişimidir.

Jeremy Irons’un karakterinin şu cümlesi, bu katmanı çarpıcı biçimde özetler:

“Benim trajedim, bana ilham veren kadını değil, kelimeleri daha çok sevmemdi.”

Bu ifade, yazarlığın karanlık tarafını açığa çıkarır. Çünkü kelimeler, yalnızca anlam taşımaz; aynı zamanda bir yük, bir sorumluluk, bir borçtur. Rory, bu borcu ödeyemeyecek kadar kırılgandır.

Kadınlar: İlham mı, Aracı mı?

Filmdeki kadın karakterler, başat anlatılar içinde tamamlayıcı ama belirleyici rollere sahiptir. Dora, Rory’nin yükselişini başlatan kıvılcım olurken, Celia (Nora Arnezeder), yaşlı adamın geçmişindeki yıkımın ve esin kaynağının adıdır. Her iki kadın da, erkek karakterlerin duygusal yönünü açığa çıkarır ama bununla birlikte eksiklik de hissedilir: Kadın karakterler, çoğu zaman özneleşmeden, anlatının “etkileyici objeleri” olarak kalır.

Özellikle Olivia Wilde’ın canlandırdığı karakter, filmi edebi metin gibi çözümleyen bir aracı figür olarak yazılmış ama derinleştirilmeden bırakılmıştır. Onun üzerinden kurulmak istenen “hayat kurmacaya öykünür” fikri, filmde yeterince kök salmaz.

Jeremy Irons ve Sessiz Bir Yıkımın Temsili

Jeremy Irons’un varlığı, filme bir tür iç ağırlık kazandırır. Yaşlı adam, Rory’ye yalnızca bir suç isnat etmez; aynı zamanda yazarlığın, kelimelerin, hafızanın ve pişmanlığın ortak mirasını yükler. Bu karakterin monologlarında, sessizlik ile kelimeler arasında sıkışmış bir kuşağın sesi duyulur. Yani burada anlatılan, bir intihalden çok daha fazlasıdır: Unutulmuşlukla hesaplaşmak, geçmişin gölgesinden çıkamamak ve kendi cümlelerinin başka bir ağızda yankılanmasına şahit olmak.

Irons’un performansı, oyunculuktan öte bir şeydir. Sükûnetle işlenen bir yıkımın içsel arkeolojisi gibidir. Film onunla birlikte, zamanın nasıl katılaştığını, hafızanın nasıl zehirli bir nimet olabileceğini bize hatırlatır.

Sinematografik Doku: Anlatıların Görselleştirilmesi

Görüntü yönetmeni Antonio Calvache, üç anlatı katmanını görsel olarak ayrıştırırken sinematografinin sessiz bir dil olduğunu çok iyi kullanır. Modern zamanlar berrak, soğuk tonlarla işlenirken; savaş sonrası Paris, yumuşak ışıklar, grenli dokular ve nostaljik bir görsellikle resmedilir. Müzik de benzer biçimde duygusal geçişleri destekler, özellikle aşkın ve kaybın iç içe geçtiği sahnelerde işitsel bir derinlik sunar.

Filmin estetik iddiası, yer yer “akademik başarı” koksa da – özellikle Oscar beklentisi taşıyan yapıtlarda görülen – bu görsel atmosfer, anlatının duygusal yükünü taşımada güçlü bir işleve sahiptir.

Kurmaca ve Hayat: Temas Etmeyen Paralellikler

The Words, ismini ironik biçimde hak eder. Çünkü burada kelimeler hem kurtarıcı hem de yıkıcıdır. Filmin temel tezlerinden biri şudur: Hayatla kurmaca asla tam anlamıyla kesişmez, ama birbirine dokunuyormuş gibi görünür. Tıpkı Rory’nin yaşadığı gibi: O, yazarlık idealini gerçekleştirmiş gibi görünür; ama esasen başkasının hatırasını çalmış, kendi içinden bir kelime bile dökmemiştir.

Clay Hammond’un kim olduğu da bu bağlamda netleşmez. O, Rory midir? Rory’nin büyümüş, başarısını geride bırakmış hâli mi? Yoksa bütün bu anlatılar onun kurmaca fantezisinin ürünleri mi? Film bu sorulara yanıt vermez. Çünkü burada hakikat, anlatının içinde değil; anlatının eksik bıraktığı yerde aranmalıdır.

Final: Sorularla Bitirmek, Belki de En Doğru Cevaptır

The Words, hatasızlığın değil, kusurla derinleşen anlamın filmi. Mükemmel olmaya çalışmıyor; aksine, cilası dökülmüş yerlerinden sızdırmaya çalışıyor hakikati. Bazı karakterler yüzeyde kalıyor, bazı sahneler gereksizce uzuyor belki ama tüm bu kırılgan yapı, filme ayrı bir dürüstlük katıyor.

Çünkü bu film, büyük cevaplar sunmaya çalışmıyor; yalnızca büyük sorular bırakıyor geride: Yazmak gerçekten bir eylem mi yoksa insanın omzuna çöken ağır bir yük mü? Kelimeler bazen affettirebilir mi yoksa sadece geçmişin izini mi taşır? Başkasının yazdığı bir hikâyeye dokunmak, o acıya ortak olmak mıdır, yoksa bir tür hırsızlık mı?

Bunlar, filmin izleyiciye bıraktığı asıl meseleler. Ve belki de sinemanın –tıpkı edebiyat gibi– en kıymetli yönü burada saklıdır: Cevap verme de değil, yankı bırakmakta.

Bu yönüyle bir başyapıt sayılmayabilir. Ama film, yazarlığın doğasına dair samimi ve düşünsel bir deneme olmayı başarıyor. Çünkü bazı eserler, etkileyici oldukları için değil; içtenlikleriyle insana dokundukları için değer kazanır.

The Words (2012) kelimelerin yükünü hissettiren, hayatın birebir kopyasını değil; kırık yansımasını sunar. Ve en sonda, izleyiciye şu soruyu usulca fısıldar:

Peki ya sen… kendi hikâyeni gerçekten yazıyor musun?

- Advertisement -spot_img

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz