Hece Dergisi – Mayıs 2025
Mahin’in mutfağından yükselen kek kokusu, ağır ve derin bir sessizlikle evin her köşesine siner. Gün ışığı, pencereden süzülerek tezgâhın üzerindeki eski bir un torbasına düşer. Bu torba, belki de yıllardır yerinden kıpırdatılmamış, geçmişin izlerini hâlâ taşıyan bir nesnedir. Mahin, dikkatlice malzemeleri karıştırırken ellerinin titrediğini fark eder. Kek kabarana kadar gözlerini fırından ayıramaz; adeta anılarının da pişmesini, şekil almasını bekler. Ama yalnızlığı da onunla beraber mutfakta oturmaktadır.
Bu mutfak, onun yalnızlığının mekânsal karşılığıdır. Büyükçe bir masa, ama tek bir sandalye. İki kişilik fincanlar, ama hep biri boş. Hayatının tüm izleri, gözle görülmeyen gölgeler gibi çevresinde dolaşır. İşte En Sevdiğim Pastam, Mahin’in bu sessiz mutfağından çıkıp, iç dünyasının ve toplumsal mücadelesinin sinematik bir anlatısına dönüşür.
Mahin’in Faramarz ile ilk karşılaşması, sıradan ama derin anlamlar taşıyan bir sahnedir. Gözleri ilk kez onunkilerle buluştuğunda, kamera Mahin’in yüzünde uzun süre kalır. Onun çekingenliği, yorgunluğu ve belki de unutmaya çalıştığı heyecanı bu anın içine gizlenmiştir. İlk başta Faramarz’a mesafeli durur, gözlerini kaçırır, konuşmalarını kısa keser. Ancak yönetmen, bu ilk karşılaşmayı zamana yayarak, Mahin’in içindeki değişimin başlamasına izin verir. Faramarz’ın sesindeki sıcaklık, onun kapalı kalmış yanlarını yavaş yavaş aralar.
Mahin’in dünyası, tıpkı onun yalnızlığı gibi renksizdir. Ancak Faramarz’la olan konuşmaları ilerledikçe, ışık daha sıcak bir hâl alır. Bu değişim, Mahin’in içindeki donukluğu kırmaya başlayan, uzun süredir unutulmuş bir duygunun—belki umut, belki özlemin—görsel bir temsilidir.

Film Türü, Tarihsel Bağlam ve Yönetmenlerin Etkisi
En Sevdiğim Pastam, İran sinemasının minimalist ve sanatsal yaklaşımını takip eden bir dram olarak sınıflandırılabilir. Moghaddam ve Sanaeeha, daha önce de İran’daki toplumsal baskılara dair eleştirel bakış açılarıyla tanınmış bir yönetmen çiftidir. Filmin, özellikle İran’daki kadın haklarına odaklanması, onu hem İran sinemasında hem de uluslararası arenada dikkat çeken bir yapım haline getirir. Bu tür yapımlar, İran sinemasının dünyadaki yerini güçlendirirken, aynı zamanda toplumsal mesajlar içeren sanatın nasıl bir algı aracı olarak kullanılabileceğini de gösterir.
Filmdeki temalar ve ele alınış biçimleri, İran sinemasının Yeni Dalga akımından etkiler taşır. Yeni Dalga, minimalist anlatım, sembolik imgeler ve bireysel hikayeler üzerinden toplumsal eleştiriler yapma eğilimindedir. Bu bağlamda, En Sevdiğim Pastam, bu türün normlarına sadık kalırken, İran’daki mevcut siyasi ve toplumsal koşullara dair yeni bir bakış açısı sunar.
Sinematografik Yalnızlık: Mahin’in Dünyasını Görüntülerle Anlatmak
En Sevdiğim Pastam, sinematografik dilin inceliklerini kullanarak yalnızlık, sevgi ve direniş temalarını ustalıkla işler. Mahin’in yalnızlığı, yalnızca hikâyesinde değil, onu çevreleyen görüntülerde de belirginleşir. Geniş açılar, onu kuşatan boşlukları vurgular; fiziksel mesafeler, onun dünyayla olan ruhsal kopukluğunun bir yansımasına dönüşür.
Önemli sahnelerde kullanılan sessizlikler de bu yalnızlık duygusunu artırır. Örneğin, Mahin’in evde tek başına oturduğu sahnelerde arka plan seslerinin azlığı ve durağan kamera açıları, izleyicide bir tür içsel huzursuzluk yaratır. Bu sinematik teknikler, karakterin yaşadığı yalnızlık ve içsel çatışmayı etkili bir şekilde yansıtır.
Mahin’in ilk sahnelerde yataktan kalkışı, izleyiciyi onun iç dünyasına davet eder. Çerçevenin içinde kaybolan bedeni, onun yaşamındaki eksiklikleri ve rutinin tekrara dayalı ağırlığını gözler önüne serer. Yönetmen, yalnızlığın sessizliğini yalnızca diyaloglarla değil, kameranın sabitliği ve sesin yokluğu ile de kurar. Evde tek başına oturduğu sahnelerde arka plan sesleri neredeyse silinir, durağan kamera açıları ile Mahin’in varoluşsal sıkışmışlığı izleyiciye hissettirilir. Bu teknik, yalnızlığı bir duygudan çıkarıp, elle tutulur bir atmosfer hâline getirir.
Anlatı, olay örgüsünü hızlandırmak yerine, Mahin’in dünyasında akıp giden sıradan anlara odaklanır. İlk sahnelerde belirgin bir olay yaşanmaz; Mahin’in arkadaşlarıyla yaptığı sohbetler, evdeki küçük ritüelleri ve çevresindeki olaylara kayıtsızlığı, onun durağan hayatını izleyiciye bir deneyim gibi sunar. Bu bilinçli yavaşlık, yalnızca bir tempo tercihi değil, aynı zamanda Mahin’in umutsuzluğunun sinemasal bir karşılığıdır.
Bir Kadının Geç Kalmış Başlangıcı: Mahin’in Hikâyesini Okumak
Geç Kalmış Bir Uyanış: Mahin’in Yolculuğunu İzlemek
En Sevdiğim Pastam, yalnızlık, yaşlılık ve bireyin toplum içindeki varoluş mücadelesi gibi evrensel temaları işler. Mahin, yıllar boyunca içine kapanmış, kayıplarının ağırlığını tek başına taşımış bir kadındır. Kocasının ölümü ve kızının Avrupa’daki yaşamı, onu sadece fiziksel değil, duygusal bir yalnızlığa da sürüklemiştir. Ancak bu yalnızlık, bireysel bir deneyim olmaktan çıkıp, İran toplumunun kadınlara biçtiği rollerle derinleşir. Mahin’in özgürlüğü ve yeniden bağ kurma çabası, kişisel bir hikâyeden çok daha büyük bir anlam taşır; bireysel direnişi, toplumsal sınırlarla çarpıştıkça kolektif bir mücadeleye dönüşür.
Mahin’in yalnızlığı, sadece sessizlikte değil, onu çevreleyen sosyal yapıda da belirginleşir. Film, onun toplumla ve devlet otoritesiyle karşılaşmalarını incelikle işler. İran’daki ahlak anlayışı ve kadınlara dayatılan sınırlar, Mahin’in hikâyesinde bir içsel çatışmadan toplumsal bir başkaldırıya evrilir. Ahlak polisiyle karşı karşıya geldiği sahne, Mahin’in bireysel özgürlüğü için verdiği mücadelenin, aynı zamanda sesi kısılmış pek çok kadının sesi olduğunu hissettirir. Genç bir kadına “Kendin için ayağa kalkmalısın.” dediği an, yalnızca bir diyalog değil, bir çağrıdır—hem bireysel hem de toplumsal uyanışın sinemasal bir yansıması.
Mahin’in arkadaşlarıyla olan ilişkileri de bu yalnızlığı daha görünür kılar. Bir araya geldiklerinde yapılan sohbetler, bireysel dertlerin ötesinde, kadınların hayatlarını şekillendiren sosyal yapıların bir panoramasını sunar. Konuşulan hastalıklar, geçmiş evlilikler ve kayıplar, Mahin’in rutinini pekiştirirken, aynı zamanda çevresindeki dünyanın sınırlayıcı yapısını da gözler önüne serer. Bu diyaloglar, Mahin’in huzursuzluğunun yalnızca bireysel değil, kolektif bir sıkışmışlıktan kaynaklandığını gösterir. O, sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da toplumdan uzaklaştırılmıştır.
Ancak film, umutsuzluğa teslim olmaz. Mahin’in Faramarz ile tanışması, onun dünyasında yeni bir kapının aralanmasını sağlar. Bu ilişki, yalnızca geç kalmış bir aşkın değil, Mahin’in hayata yeniden tutunma cesaretinin hikâyesidir. 70 yaşında gelen bu bağ, onun değişime ve yenilenmeye duyduğu ihtiyacı daha anlamlı kılar. Yönetmen, Mahin’in dönüşümünü yalnızca diyaloglarla değil, görüntülerle de destekler. Küçük jestler, değişen kamera açıları ve ışığın kullanımı, onun iç dünyasında filizlenen umudu sezdirir. Böylece En Sevdiğim Pastam, bireysel bir hikâyeden çok daha fazlasını sunar: yalnızlığın, toplumun ve değişimin sinematografik bir anlatısını.
Bu noktada filmin en güçlü metaforlarından biri devreye girer: kek ve şarap ritüeli. Mahin’in yaptığı kek, onun geçmişiyle, anılarıyla ve kimliğiyle kurduğu bağın bir sembolüne dönüşür. Yemek yapmak, özellikle de tatlı hazırlamak, yalnızca bir paylaşım değil, aynı zamanda bir anlam inşa etme çabasıdır. Mahin, kekin her katmanına, kendi yaşamından bir parça ekler. Kekin içinde sadece un, şeker ve yumurta değil, onun kayıpları, özlemleri ve hayata dair beklentileri de vardır. Kek, geçmişin lezzetli bir metaforudur; her dilimi bir anıyı, bir pişmanlığı ya da bir umudu içinde saklar.
Şarap ise bu anlatının bir diğer parçasıdır. Mahin ve Faramarz, şarabı toprağa dökerek ölülerle sembolik bir paylaşım yapar. Bu ritüel, onların yalnızca kendi hayatlarıyla değil, geçmişleriyle de hesaplaştıklarını gösterir. Bu sahne, yalnızca birer yaşlı birey olmadıklarını, bir ömrün ağırlığını taşıdıklarını hatırlatır. Şarabın yere dökülmesi, sadece bir kayıp ritüeli değil, aynı zamanda zamanın akışına karşı bir teslimiyettir. İçtiklerinde ise şarap, onlara anlık bir sıcaklık ve mutluluk getirir. Bu, onların gençliğe duyduğu özlem değil, var oldukları ana sıkı sıkıya tutunma çabasıdır.
Bütün bu sahneler, Mahin ve Faramarz’ın yalnızca bir ânı değil, bir ömrü paylaştığını gösterir. Kek ve şarap ritüeli, sadece geçmişi anmak değil, geleceğe dair yeni bir hatıra yaratma çabasıdır. Birbirlerine dokundukları her an, yalnızlıklarını biraz olsun kırar, hayatın sertliğini bir anlığına yumuşatır.
Kek pişer, kokusu yayılır, bir anlığına umut verir ama sonunda soğur, kesilir ve yenir. Geride sadece bir tat, bir anı, bir hikâye kalır.
ANLAMANIN VE ANLAŞILMANIN YÜKÜ: EN SEVDİĞİM PASTAM’IN SORDUĞU SORULAR
En Sevdiğim Pastam, yalnızlık, özgürlük ve direnişi iç içe geçirerek, bireyin toplumun görünmez duvarlarına çarpa çarpa kendini var etmeye çalıştığı bir hikâye anlatıyor. Ama filmin asıl sorduğu soru belki de şu: Bir insan neden yalnız kalır?
Anlaşılmak, insanın iç dünyasında filizlenen ve doğru eller değdiğinde yeşeren bir bahçe gibidir. Ama o bahçeye kimse adım atmazsa, çiçekler solar, kökler kurur, sessizlik derinleşir. Mahin’in yalnızlığı, yalnızca yasakların, geleneklerin ya da toplumsal kuralların bir sonucu değildir. Elbette bunlar onu toplumdan uzaklaştıran duvarlar örer, ama asıl derinliği yaratan şey daha farklıdır. Çünkü insanı en çok dışarıdaki baskılar değil, kendi sesinin yankılanmadan sönmesi yaralar.
Bu yüzden, kek ve şarap ritüeli yalnızca kaybedilenleri anmanın bir yolu değil, aynı zamanda başka bir ruhun iç derinliklerine dokunma arzusunu simgeler. O sofrada paylaşılan her lokma, bir anıya tutunma çabasıdır. Her yudum, hatıraları diriltmeye çalışır. Ama bazen hatıralar bile insanı terk eder.
Film, ideolojilerin, kuralların ve ezberlenmiş doğruların ötesinde, anlaşılmanın insan için bir varoluş meselesi olduğunu gösteriyor. Mahin’in yalnızlığı, etrafındakilerin onun iç dünyasına sağır kalmasından doğar. İnsan bazen, kendisini anlatmak için değil, gerçekten duyulup duyulmadığını görmek için konuşur. Ve belki de en büyük başkaldırı, susup geçmek değil, bir insanı gerçekten dinlemek ve anlamaktır. Çünkü bazı hikâyeler yalnızca izlenmez; usulca içinize sızar, zihninizin kuytularına yerleşir, ruhunuza hafif bir melankoli gibi dokunur. Bir anıya dönüşmez ama bir his olarak kalır, bir akşamüstü esen rüzgâr gibi, varlığı silik ama etkisi derin.
Mahin, hayatının en değerli günlerinden birini yaşadıktan sonra, dönüp dolaşıp yine yalnızlığına döner. Çünkü bazen en mutlu anlar bile, büyük bir boşluğun habercisidir. Ama film burada bitmez. O epilog, tatlıyla acıyı birbirine karıştıran ve izleyiciyi tek bir soruyla baş başa bırakan bir final sunar:
Siz hiç gerçekten anlaşıldınız mı?
