Barry Lyndon’ın Gölgesinde İnsan Ruhunun İnce Çatlakları

Pastoralin Altındaki Çığlık: Barry Lyndon’ın Gölgesinde İnsan Ruhunun İnce Çatlakları

Stanley Kubrick’in Barry Lyndon’ı, usta yönetmenin filmografisinde en az değer verilen yapımlardan biri. Gerek sinema tutkunları gerekse sıradan izleyiciler, Kubrick denince hemen başka filmleri sıralar: 2001: A Space Odyssey, The Shining, A Clockwork Orange, Full Metal Jacket… Liste uzar gider. Oysa sinemasal ustalık açısından bakıldığında, Barry Lyndon belki de Kubrick’in en büyük başarısıdır. Yönetmenin amacı açık: Tarihsel dönem filmlerine, hem hikâye anlatımı açısından hem de görsel estetik anlamında hak ettikleri saygıyla yaklaşmak. Ortaya çıkan sonuçsa sinemanın dönüştürücü gücünü tüm çıplaklığıyla ortaya koyar: Kubrick, bizi Redmond Barry’nin dünyasına adım adım taşır.

Hikâye Biçiminden Sinemasal Yansımalara

Üç saati aşan süresiyle Barry Lyndon, sabırlı, pastoral bir dönem hikâyesidir. Hareketsizliğin ve dinginliğin egemen olduğu, tabiatla bütünleşmiş bir anlatı evreni kurar. Kubrick’in ustalığı yalnızca olay örgüsünde değil, hikâyeyi nasıl anlattığında gizlidir. Bu anlatımın temel dayanakları, üç önemli tercihle şekillenir: her şeyi bilen bir anlatıcının varlığı, bilinçli bir şekilde yavaşlatılmış tempo ve “karakter incelemesi” türüyle kurulmuş yapı.

Filmdeki anlatıcı, Kubrick sinemasında benzersiz bir figürdür. Barry Lyndon, başından sonuna kadar her şeyi bilen ve güven telkin eden bir dış ses tarafından anlatılır. Bu, Kubrick için alışılmadık bir tercihtir. A Clockwork Orange’daki Alex ya da Lolita’daki Humbert gibi öznel anlatıcıları hatırlarsak, burada bambaşka bir kurgu vardır: Yalansız, tarafsız ve tanrısal bir bakış açısıyla olayları bize aktaran bir anlatıcı… Oysa Thackeray’in romanında anlatıcı, Barry’nin kendisidir ve güvenilmezliği hikâyeye yön verir. Kubrick’in bu tercihi neden yaptığı sorulduğunda şu sözleriyle yanıt verir:

“Bir filmde, objektif gerçeklik her an gözünüzün önündedir. Thackeray’in birinci tekil şahıs anlatıcısı sinemaya doğrudan aktarılamazdı. Belki bir komedi olarak işe yarayabilirdi; Barry’nin kendi gerçeğiyle ekrandaki gerçeklik arasında bir çelişki kurularak. Ama ben Barry Lyndon’ın bir komedi olmaması gerektiğini düşündüm.”

Yani Kubrick, gerçeklikle alay eden bir yorumdan ziyade, izleyiciyi olayların duygusal ve tarihsel bağlamına daha yakın kılmayı seçmiştir. Anlatıcının açıklamaları, sahnelerin derinliğini güçlendirir; izleyici, Barry’nin ruhuna ve yaşadığı dönemin zihniyetine bir adım daha yaklaşır.

Filmin yapısı da bir 18. yüzyıl romanını andırır. Bölümler hâlinde ilerleyen anlatı, iki ana başlığa ayrılır:

  1. Redmond Barry’nin Barry Lyndon unvanını nasıl elde ettiğine dair
  2. Barry Lyndon’ın başına gelen felaketlerin ve talihsizliklerin hikâyesi.

Bu başlıklar, dönemin yazın stilini yansıtan resmî ve süslü bir dille sunulur. Kubrick, zamanın ruhunu yalnızca kostümlerle ya da dekorla değil, anlatım biçimiyle de taşır.

Filmin en çok eleştirilen yönlerinden biri, “aşırı yavaş” olmasıdır. Ama bu yavaşlık, kasıtlı ve işlevseldir. 18. yüzyılın temposuna ayarlanmış bir zaman algısıyla; sahneler aceleye gelmez, karakterler durur, düşünür, kameralar sabırla bekler. İzleyiciye nefes alma, gözlem yapma ve duygu biriktirme fırsatı tanınır.

Redmond Barry’nin Evrensel Hikâyesi

Her ne kadar Barry Lyndon bir dönem filmi olarak sınıflandırılsa da, aslında temelinde bir karakter incelemesi yatar. Ve bu incelemenin merkezinde, toplumun basamaklarını tırmanmaya çalışan bir adam vardır: Redmond Barry.

Barry, soylu bir doğumla değil, sıradanlıkla dünyaya gelir. Ve hayatı boyunca bir “centilmen” olma hayalini kurar. İlk aşkı Nora ile olan ilişkisi bile, sosyal statünün gölgesindedir. Nora, daha zengin ve soylu John Quin ile evlenmeyi tercih eder. Barry artık bir yüktür, ailesi onu dış dünyaya gönderir.

Dışarıda ise hayat rastlantılar, başarılar, aldanışlar ve şanssızlıklarla örülüdür. Barry zaman zaman dürüstlükle, zaman zaman kurnazlıkla, zaman zaman da yalnızca şansla bir yerlere gelir. Asker olur, kaçar, yeniden asker olur, casusluk yapar, kumar oynar… Ve sonunda, Kontes Lyndon’la evlenerek bir soyluluk unvanına yaklaşır.

Ama işte burada Kubrick’in dramatik yapısı devreye girer: Barry, sistemi kandırarak içine girdiği bu düzenin aynı zamanda kurbanıdır. Onu yücelten nitelikleri, aynı zamanda yıkımını da hazırlar. İçki düşkünlüğü, öfke patlamaları, disiplinsizlik, çocuğuna olan zayıf yaklaşımı… Bunların hepsi, yukarı tırmanırken işe yarayan özelliklerken, zirvede onu aşağı çekecektir.

Barry, sistemi alt etmek ister ama sistemin nimetlerinden de yararlanmayı arzular. Hem dışarıdan gelip soylular gibi yaşamak ister, hem de o dünyaya ait değildir. İşte bu çelişki, onun trajedisini belirler.

Görselliğin Şiiri

Kubrick’in sinemasal büyüsü yalnızca anlatıda değil, görüntü yönetiminde de saklıdır. Barry Lyndon, belki de sinema tarihinin en görkemli görsel deneyimlerinden biridir. Ve bu ihtişam, yalnızca zarif kostümlerden ya da ihtişamlı mekânlardan kaynaklanmaz; aksine, ışığın doğallığı, kamera hareketlerinin sadeliği ve çerçevelemelerin resimsel niteliği sayesinde yaratılır.

Filmin pek çok sahnesi yalnızca doğal ışıkla çekilmiştir. Özellikle gece sahnelerinde, sadece mum ışığı kullanılır. Bu teknik, dönemin atmosferini hissettirmek açısından etkileyicidir. Ama bunu gerçekleştirebilmek için Kubrick, NASA tarafından geliştirilen özel lensleri kullanmak zorunda kalmıştır. Bu lensler, düşük ışıkta bile net görüntü almaya olanak tanır. Bu teknolojik başarılar, yalnızca sinema meraklılarının ilgisini çekmekle kalmaz; aynı zamanda estetik bir mecburiyetin sonucudur. Çünkü Kubrick, izleyiciyi elektrik öncesi bir dünyaya çekmek ister ve her detay bu doğrultuda şekillendirilir.

Kameranın kullandığı iki temel teknik vardır: geniş statik planlar ve yavaş geri çekilen zoom’lar. Özellikle zoom tekniği, küçük bir ayrıntıyla başlayıp giderek genişleyen çerçevede olayın bağlamını gösterir. Barry’nin düellolarında olduğu gibi: Kamera önce silahı, sonra rakipleri, sonra arka plandaki manzarayı gösterir. Bu kademe kademe açılan çerçeve, bireysel trajediyi evrensel insanlık durumuna dönüştürür.

Hayat, Hırs, Talih

Kubrick’in filmde işlediği temalar, insanlık durumunun temel meselelerine dokunur: hırs, toplumsal yükselme arzusu, kader, şans ve son olarak zamanın herkesi eşitleyen gücü.

Barry’nin hikâyesi, toplumsal basamakları tırmanan bireyin öyküsüdür. Hayatı boyunca daha fazlasını ister. Ama bu yolculukta başarıyı getiren özellikleri, bir noktadan sonra onu aşağı çeker. Bu ikilik, Kubrick’in insan doğasına dair derin gözlemlerinden biridir: İnsanın kendi zaferinde kendi yenilgisi saklıdır.

Filmin sonunda gelen epilog, bu hikâyenin tek cümlelik özetidir: “Bugün hepsi eşittir.”
Yükselenler de, düşenler de… Soğukkanlı soylular da, öfkeli Barry de, hepsi artık tarih olmuştur. Zamana karşı kazanacak bir mücadele yoktur.

Zenginlik, Yoksulluk ve Nefsin Mertebeleri

Redmond Barry’nin hikâyesi, yalnızca bir adamın yükselip düşmesinin değil, insan nefsinin aşama aşama şekillenişinin bir yansıması; hayata tutunmak isteyen bir genç adamın, arayışlar, arzular ve yıkımlar arasında savrulmasıdır. Barry’nin yaşadıkları, dış dünyadaki başarı ve itibar peşinde koşarken, iç dünyayı nasıl ihmal ettiğimizin şiirsel ama sert bir tasviridir.

Her insanda bir Redmond Barry gizlidir belki de. Daha fazlasını isteyen, daha yukarı çıkmaya çalışan, kabul görmek, saygı duyulmak isteyen bir benlik. Ama asıl sorulması gereken şudur: Hangi unvan, hangi servet ya da hangi zafer, ruhun derinindeki boşluğu gerçekten doldurabilir?

Barry’nin yükselişi, nefsin emmare mertebesinde başlayan hırslarla şekillenir: sevgi arayışı, statü açlığı, güç tutkusu. Her kazandığı şey, daha fazlasını istemesine yol açar. Ancak insanın kendi iç yolculuğu, dışarıdan kazanılanlarla tamamlanmaz. Ruhun olgunlaşması, yalnızca maddi başarılarla değil; kayıplarla, çöküşlerle ve o çöküşten öğrenilenlerle mümkündür. Çünkü insan en çok kaybettiğinde öğrenir, en çok düştüğünde kendine döner.

Barry, intikam fırsatını elinin tersiyle iter; belki de o an, tüm hikâyedeki en insani davranışını sergiler. Ama bu insaniyet, sistemin acımasızlığında yer bulamaz. Çünkü bu dünya, nefretten beslenir-merhameti cezalandırır.

Bu noktada, film sadece tarihî bir anlatı değil, aynı zamanda (benim gözümde) tasavvufi bir alegoriye dönüşür. Zira sonunda herkes eşittir. Sarayda yaşamış olanla sokakta sürünmüş olanın bedeni aynı toprağa karışır. En yüce görünen de, en sıradan olan da aynı sessizliğe gömülür.

Hayat bir düellodur; rakibimiz bazen toplum, bazen kader ama en çok da kendimiziz.

Göz kamaştırıcı saraylar, ihtişamlı balolar, mum ışığında fısıldaşan hayaller… Hepsi sonunda puslu bir hatıraya dönüşür. İnsanın elinde yalnızca yaşanmışlıklar kalır.

Kubrick’in Barry Lyndon ile sorduğu en esaslı soru budur: İnsan, gerçekten istediği şeyin ne olduğunu anlayana dek, kaç kez kendi içinden geçip gider?

Peki ya sen, düşmeden önce durmayı bilecek misin?

- Advertisement -spot_img

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz