SAMI BLOOD(Değişim)-2016-: HAFIZAYI ÖLÇEN, KİMLİĞİ SUSTURAN DÜNYA

Hece Dergi
Yönetmen Amanda Kernell’in Kuzey Sessizliği

Kuzeyin soğuk sessizliğinde bir kız yürür; ardında dili, belleği ve geçmişi kalır. Sami Blood, onunla birlikte bir halkın susturulmuş sesini anlatır.

1930’ların sert sosyal önyargıları arasında geçen bu klasik tarzda anlatılmış büyüme hikâyesi, sınırları ve kuşakları aşan ergenlik korkularını, İsveç’in yerli Sámi halkına uygulanan sömürgeci baskıyla bir araya getirir. İsveçli–Sámi yönetmen Amanda Kernell’in ilk uzun metraj filmi Sami Blood, yönetmenin kişisel geçmişinden izler taşır.

İsveç’in kuzeyinde, Umeå yakınlarında doğan Kernell’in babası, İskandinavya’nın yerli halkı olan Sámi topluluğundandır; “ren geyiği yetiştiriciliği” geleneğini sürdüren bir aileden geldiğini söyler. Annesi ise İsveçlidir. Çocukluğu iki dilin, iki kültürün ve iki belleğin arasında geçmiştir.

Bu bölünmüş aidiyet duygusu, yaşamını ve sinemasını belirleyen bir eksene dönüşür. Kernell, bu iki dünyanın arasında büyürken sinemayı bir yaraya dönüştürür. Onun kamerası bu iç gerilimi görünür kılmanın yollarını arar; her kadraj, iki dünyanın birbirine karıştığı o hassas sınırda biçimlenir.

Film, Kernell’in ilk uzun metrajı olsa da, kendi kısa filmi Northern Great Mountain’da başlattığı kişisel hesaplaşmanın devamıdır. Orada bireysel bir yüzleşme olarak başlayan hikâye, burada toplumsal bir hafızaya dönüşür. Biçimsel sadeliğiyle ahlaki derinliği birleştirir, kadrajını insanın varoluşsal yükü üzerine kurar: Kimliğin bedeli.

KUZEYİN SOĞUĞUNDA BİR KİMLİK HİKÂYESİ

Kernell’in Sami Blood filmi, 1930’ların kuzeyinde geçen bir büyüme hikâyesini anlatırken, hem bir halkın bastırılmış hafızasını hem de modernliğin gölgesinde kalan vicdanını açığa çıkarır. Film, üç ülkenin —İsveç, Danimarka ve Norveç’in— ortak yapımıdır; bu bile geçmişin katı sınırlarının bugünün geçirgen dünyasıyla nasıl yan yana durduğunu gösterir.

Sami halkı, ren geyiği yetiştiriciliğiyle geçinen, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir topluluktur; ancak İsveçli çoğunluk tarafından “sirk hayvanı” ya da “pis Lapon” olarak aşağılanır. Bu aşağılamanın en keskin biçimi, bilimin soğuk yüzünde görünür: Sami çocuklarının kafatasları ölçülür, bedenleri sınıflandırılır, ırksal biyoloji derslerinde teşhir edilir. Bunlar, hafızanın geometrisini bozma girişimidir. Filistinlilerin kontrol noktalarında sayılara, kodlara, kimlik kartlarına indirgenmesiyle aynı yıkıcı aklın ürünüdür. Onlar ölçeğini laboratuvarlardan alır; kötülüğünü istatistiklerle kurar. Sömürge düzeni, böylece, sustukça kök salar. Çünkü insanı ölçmek, onu anlamak değil, varlığını sayıya indirgemektir; öyle ki bedeni sınıflandırdığınız anda, ruhun sesini susturmuş olursunuz.

Unutmak İçin Öğrenmek

Hikâye, 14 yaşındaki Elle-Marja’nın gözünden başlar. Kız kardeşi Njenna’yla birlikte, kuzeyin sessiz dağ köyünden alınır ve bir yatılı okula gönderilir. Bu okulun kapısından içeri girdikleri anda, çocuklar için yeni bir dünyanın kuralları başlar: öğretmenler onlara İsveççe konuşturur, geleneklerini unutturur, Sami kimliğini “medeniyetin önündeki engel” olarak görür.

Başta merakla bakan Elle-Marja, kısa sürede bu dünyanın kendi halkına yer bırakmadığını anlar. Zekidir, hırslıdır; özgürleşmek ister. Fakat özgürlüğün, kendi köklerinden kopmak anlamına geldiğini yavaş yavaş fark eder. Yeni dil, yeni kıyafetler ve yeni isimler arasında kim olduğunu unutmaya başlar.

Bir gün öğretmeni ona sertçe söyler: “Sami beyni şehir hayatına uygun değildir.”
Bu cümle, onun çocukluğuna indirilen ilk darbedir. Kamera bu anı bağırmadan kaydeder; kadrajın içinde çocuklar nesneleşir, insan yüzü bir veri haline gelir. Elle-Marja’nın yüzündeki her mimik, kimlik yorgunluğunun bir anatomisi olur.

HAFIZANIN GERİ DÖNÜŞÜ
Yıllar geçer.
Elle-Marja artık okulun soğuk duvarlarının ötesindedir. Kendisini İsveçli bir kimliğin içine yerleştirmiş, yeni bir hayata adım atmıştır. Adını değiştirir, aksanını düzeltir, kökenini unutturacak kadar düzgün bir İsveççe konuşur. Öğretmen olur; kendisini kabullenmeyen bir topluma hizmet eder. Ama hafıza, unuttum diyenin bile peşini bırakmaz.

Her yeni şehir, biraz daha sessiz bir suçluluk getirir ona. Uppsala’nın düzenli sokaklarında yürürken bile kuzeyin rüzgârını duyar. Rüyalarında kendi dilinde söylenen yoik ezgileri yankılanır; uyandığında o ezgilerin anlamını hatırlamaz ama eksikliğini hisseder. Çünkü kaçış, kurtuluşu getirmez; sadece sessizliğin biçimini değiştirir.

Yönetmen, bu iç sürgünü bir çerçeve anlatı içinde büyütür. Hikâye, yaşlı Christina —yani kimliğini terk etmiş Elle-Marja— olarak yeniden karşımıza çıkar. Bir ömür sonra köyüne döner; yanında oğlu ve torunu vardır. Dönüş nedeni kız kardeşi Njenna’nın cenazesidir ama aslında bu, gömülü bir hafızayla yüzleşme ziyaretidir. Çünkü geçmiş sessiz kalmaz; yalnızca uygun zamanı bekler. Toprak da aynı sabrı taşır. Üzerine beton dökülse bile, altındaki hafıza er ya da geç ses verir.

Christina köye vardığında kuzeyin ışığı her zamankinden daha soğuktur. Oğlu ve torunu Sami geleneklerinden keyif alırken, onun yüzü taş gibi donar. Yıllar önce terk ettiği dil, melodiler, çocukluk kokusu —hepsi bir anda geri gelir. Artık konuşamaz; çünkü konuşmak, inkâr ettiği geçmişi yeniden çağırmak demektir. Sessizlik bu kez utancın yerini almış bir kefaret dilidir. Toprağına dönmüştür; ama toprağın altında bıraktığı kimlik artık bütünüyle ona aittir; yüzündeki her kırışıklık bir dil, her susuş bir itiraf gibidir.

Bir ulus, başka bir halkı asimile ettiğinde sadece dillerini susturmaz; onların zamanı, hafızayı kurma biçimini de ele geçirir. Köklerinden koparılan insan, başkasının tarihine hapsedilir.

MODERNLİĞİN AYNASINDA VİCDAN
Kernell, ne kasvetli bir karanlığa sığınır ne de romantik bir nostaljiye. Onun sineması, insanın iç gerilimini kuzeyin soğuk manzaralarıyla buluşturur; duygunun derinliğiyle doğanın sessizliğini aynı karede yan yana getirir. Bu denge, seyirciyi ne acının içine hapseder ne de ondan uzak tutar. Geçmişi kazmaz; toprağın derinliklerinden yükselen sesi bekler. Bir arkeolog gibi yaklaşmaz, bir şaman gibi davranır; acıyı ortaya çıkarmaktan çok, onu anlamaya yönelir. Sami Blood, LUX Prize, Fedeora ve Dragon Award gibi ödüllerle anılsa da asıl gücünü belgelenmemiş bir tarihe —uzun süre sessiz bırakılmış bir hafızaya— ses vermesinden alır.

Bu yüzden Sami Blood, yalnızca tarihsel bir hikâye anlatmaz; Aydınlanma’nın parıltılı sözleri altında işlenen küçük, sistemli şiddetleri açığa çıkarır. Film, “medeniyet”in ışığında şekillenen karanlık sınıflandırmaların, insanı ölçüp biçerek tanımlamaya çalışan bir aklın eleştirisidir. Kamera, kuzeyin beyaz ışığı altında her planı bir “yüzyıl utancı”na dönüştürür. Görüntü yönetmenleri Sophia Olsson ve Petrus Sjövik’in yakaladığı mavi tonlarda, aynı manzarayı bir an huzurlu, bir an tehditkâr kılar; tıpkı kimliğini arayan bir ruhun dalgalanmaları gibi.

SONUÇ: HAFIZASINI YİTİREN DÜNYA

Bir insanın köklerinden koparılması, yalnızca geçmişinin silinmesi anlamına gelmez; zamanı, dili ve duyguyu hissetme biçiminin de dönüşmesidir. Kimlik, artık bir varoluş hâli olmaktan çıkmış, sistemin düzenli raflarına yerleştirilen bir dosyaya dönüşmüştür. Adın kimlik numarasına, yüzün veriye, inancın istatistiğe çevrildiği bir çağda yaşıyoruz. Ölçmenin adalet, sınıflandırmanın bilgi, susturmanın ilerleme sayıldığı bir çağ bu.

Modern dünya, insanı anlamaya çalışmak yerine onu tanımlamaya yöneliyor. Tanımladığı anda ise anlamaktan vazgeçiyor. Her yeni teknoloji, her yeni ölçüm, insanın alanını biraz daha daraltıyor. Artık kim olduğumuzu kalplerimizde aramıyoruz; ekranlara bakıyor, hafızayı hatırlamaktan çok depolamakla karıştırıyoruz.

Bir zamanlar ırk teorilerinin laboratuvarlarında yapılan ölçümler, bugün algoritmaların soğuk ekranlarında sürüyor. Kafatası yerine davranış ölçülüyor ama amaç aynı: insanı veriyle hizaya sokmak. Modernlik, kimliği korumak yerine “geliştirme” bahanesiyle yeniden biçimlendiriyor. İyileştirme adı altında yapılan her müdahale, dünyayı biraz daha ruhsuzlaştırıyor. Kaybolan kültürle birlikte hatırlama biçimimiz, utanma yetimiz, anlamaya çalışma sabrımız da soluyor. İnsan geliştikçe iç sesini kısmayı öğreniyor; gürültü ise ilerlemenin yeni dili hâline geliyor.

Bir halkın susturulmasıyla bir insanın iç sesini kaybetmesi arasında fark yok aslında. İkisi de aynı sessizliğin farklı yankıları. Hatırlamayı bıraktığımız anda ölçülmeye razı oluruz. Ölçülmeyi kabul edense, sonunda kendi varlığının anlamını da başkalarına teslim eder.

Modern dünyanın en büyük trajedisi, insanı özgürleştirirken onu kendi köklerinden koparmasıdır. Köksüzlük, özgürlük kılığında yaşanan süresiz bir sürgündür. Ne yazık ki bu sürgün, kuzeyin karlarından çıkıp şehirlerin parlak ekranlarına taşınıyor.

- Advertisement -spot_img

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz