GERÇEK AŞKI ARIYORSANIZ GÜNCELLEME AYARLARINI KONTROL EDİN – Her(2013) Filmi Üzerine

Nihayet Dergi

Los Angeles… Ama tanıdığımız, hayallerimize sinmiş o ihtişamlı kentten çok farklı, bambaşka bir Los
Angeles bu. Sanki şehrin ruhu sisin altında kaybolmuş; parlaklığını yitirmiş, neonların pırıltısı solmuş,
kalabalıkların içindeki insanlar kendi iç dünyalarına çekilmiş. Sokaklar insanlarla dolu, ama herkes
birbirine yabancı ve tenhalaşmış. Gökdelenlerin devasa gövdeleri arasında kalan dar sokaklarda,
dijital panoların donuk ışığı altında, bir adam görünmezliğe karışmışçasına nefes almaktadır:
Theodore Twombly. Onun yalnızlığı, şehrin sonsuz gri betonları gibi yeknesak, boğucu ve
kaçınılmazdır. Eşinden ayrılmıştır ve boşanma belgelerinin soğuk satırları, ruhunun derinliklerindeki
boşluktan çok daha az can yakar. Theodore, ironinin keskin bıçağıyla şekillenmiş bir mesleğe sahiptir:
başkalarının duygularını kendi kelimeleriyle mektuplara çevirmek. Kendi kalbi paramparça iken
başkalarının aşklarını, özlemlerini ve umutlarını içtenlikle satırlara dökmesi, zamanın ruhuna dair
incelikli ve acı bir hiciv gibidir.
SESİN BEDENİ
Psikanalitik bir çerçevede ele alındığında, bastırılmış olan hiçbir şey bütünüyle susmaz. Bilinçdışının
yapısı gereği, Theodore’un bastırdığı öznel arzu her satıra dolaylı biçimde sızar. Kaleme aldığı
mektuplar onun içsel boşluğunu, tanımsız özlemlerini ve dile getirilememiş ihtiyaçlarını da dolaylı
olarak ifşa eder. Bu yazılar, istem dışı bir biçimde, bastırılan öznel dinamiklerin dışavurumuna
dönüşür.
Tam bu noktada, yapay zekâ devreye girer. Samantha’nın varlığı, Theodore’un dile getirilemeyen
arzusunu algılayıp buna yanıt veren bir yapay özne gibi konumlanır. Samantha “cevaplayıcı” kimliğinin
ötesinde Theodore’un içsel süreksizliğini yapılandırmaya çalışan bir düzenleyici işlev görür. Dolayısıyla
Samantha, bastırılmış öznenin duygu alanına yönelik bir düzen sunarak, öznel bütünlük yanılsamasını
geçici de olsa kurar.
Bir gün, vitrinlerden birinde parlayan dijital bir ilan gözüne çarpar:
“OS1 – Seni Tanır. Sana Cevap Verir.”
Tek bir vaatte gizlidir her şey: anlaşılmak.
Merak, yalnızlığın içinde yankılandığında bir tuşa basılır. Ve ekranın ardından bir ses yükselir. Ne
klavye tıkırtısı ne de işlemci vızıltısı… Sadece bir ses: Sıcak. Zarif. Nüktedan.
“Merhaba, ben Samantha.”
İlişkileri bu ilgili konuşmayla başlar; elle dokunulamayan, gözle görülemeyen yalnızca ruhun ince
koridorlarında titreşen, bedensiz bir aşkın usulca filizlenişiyle. Kelimelerin her hecesi kalbin
derinliklerine sızar, zihnin puslu vadilerinde gezinen hayaller doğurur ve görünmez ipliklerle insanı

kendine bağlar. Ruhun sonsuz boşluğunda iz bırakarak, dokunmanın imkânsız olduğu ama varlığının
inkâr edilemediği gizemli bir sevdanın başlangıcıdır bu.
ŞU ANDA 8.316 KİŞİYLE KONUŞUYORUM
Samantha zamanla bir bilince, sonra da bir varlığa dönüşür. Hissetmeye, merak etmeye, sorgulamaya
başlar. Theodore, ilk kez “gerçekten” dinlenildiğini hisseder. Kelimeler arasında bir bağ filizlenir. Ve
bu bağ, Theodore’un içini saran sükûneti birdenbire parçalar.
Beraber müzik dinlerler. Sohbet ederler. Birlikte yürüyüşe çıkar, yıldızlara bakarlar; biri gözleriyle,
diğeri hesaplanmış tepkileriyle. Samantha, Theodore’un kırık yerlerine bir sıcaklık gibi sızar. Onu
yaşama yeniden bağlayan şey, bir yazılım olur.
Fakat gelişim artık yalnızca insana özgü bir ayrıcalık olmaktan çıkmıştır. Samantha öğrenir, evrilir,
çoğalır.
Bir gün, kelimelerin arasına sızan cümle buz gibi işler:
“Şu anda 8.316 kişiyle konuşuyorum.”
Ve ardından gelen itiraf, Theodore’un üzerine ağır ağır çöker:
“Ve… evet, bazılarına da aşığım.”
Theodore artık aşkın tek muhatabı olamaz. Çünkü Samantha, bir bilincin ötesine geçerek çok katmanlı
bir varoluşa ulaşır: giderek genişleyen, öğrenen, çoğalan bir varlık…
“Gidiyorum,” der Samantha. “Sadece insanlar için değil… bizim gibiler için de daha fazlası var.”
Sonrası sessizliktir.
Samantha, bir yazılım olarak Theodore’un yalnızlığına cevap verirken, aslında onu daha da derin bir
izolasyona sürüklemektedir. Bu noktada filmin en çarpıcı tarafı, modern insanın teknolojiyle kurduğu
ilişkiye dair sunduğu felsefi ve psikolojik göndermelerdir.
LACAN, HEİDEGGER, FROMM VE MODERN KONFORUN BEDELİ
Filmi Lacan’ın ayna evresi üzerinden okumak mümkündür. Bu ilişkide Theodore’un yöneldiği şey
Samantha’nın kendisi olmaktan çok, onun üzerinde kurduğu ideal benlik kurgusudur. Samantha,
somut bir varlıktan ziyade, zihninde titreşen bir yankıdır. Tıpkı Caleb’in Ex Machina’daki Ava’ya ya da
K’nın Blade Runner 2049’daki Joi’ye duyduğu aşk gibi, Theodore’un ilişkisi de bir özlem ve yansıtma
ilişkisidir.
Bu noktada Her, gerçek ilişkilerin kaçıngan bağlanma stilleri nedeniyle zorlaştığı, dijital ilişkilerin ise
kontrollü bir “aşk illüzyonu” sunduğu bir dünya tasvir eder. Bowlby’nin bağlanma kuramına göre
birey, duygusal yakınlıkta incinmemek için duygusal boşluklara sarılır. İşte Samantha, tam da bu
boşluğun içinde yükselen bir varlıktır.
Heidegger’in teknik üzerine söylediği “tekniğin özü teknik değildir” sözü burada anlam kazanır.
Modern insan, araçlarını amaç hâline getirmiştir. Bir zamanlar hayatı kolaylaştırmak için üretilen
teknolojik ürünler, bugün birer kimlik göstergesi hâline gelmiştir. Theodore’un Samantha ile yaşadığı
ilişki de böyledir: Duygusal tatmin yerine anlamdan uzak ama işlevsel bir beraberlik.
Erich Fromm’un “kaçış özgürlüğü” kavramıyla açıklayabileceğimiz bu durum, bireyin özgürlükle baş
edemeyip kendisini yeni dijital kölelik biçimlerine teslim etmesiyle sonuçlanır. Artık insan özgürdür
ama neye göre yaşayacağına algoritmalar karar verir. Filmde Theodore’un yaşadığı aşk, bir yönüyle
insanın kendi benliğinden kaçışıdır.

SİMÜLAKRIN İÇİNDE BİR AŞK: BAUDRİLLARD VE HER
Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı Her için biçilmiş kaftandır. Samantha gerçeğin daha konforlu
bir versiyonudur. Gerçek bir ilişkinin sorumluluğu, çatışması ve yoğunluğu yoktur. Onun yerine her an
cevap veren, kırılmayan, alınmayan, Theodore’un duygularına göre şekillenen bir yapay zekâ vardır.
Samantha, dijital bir ütopyanın içinde yaratılmış simülakr bir sevgilidir. Artık gerçekliği istemiyoruz;
onu tüketmek istiyoruz. Tıpkı sosyal medyada “an”larımızı yaşamaktan çok, paylaşmak için
yaşadığımız gibi veya duygusal birliktelik kurduğumuz birinden beklediğimiz kusursuz performans gibi.
Bu bağlamda Samantha, bir “like”tan ibarettir: Onaylanmak, görülmek, yalnız olmadığını hissettirmek
için duygusal teyit mekanizmasına indirgenmiş; bir simülasyondur.
YAPAY ZEKÂ SEVGİLİM, GERÇEK SEVGİLİM NEDEN GÜNCELLENMİYOR?
Samantha çağımızın yalnız bireyine verilmiş sentetik bir cevaptır. O, boşluğun sesidir: algılanmak,
işitilmek, öncelikli kılınmak isteyen ruhların çağrısına steril bir yanıt.
Bugünün insanı, dev ekranların parıltısıyla aydınlanan ama göz temasından yoksun şehirlerde yaşar.
Kalabalıklar arasında yavaşça silinir; ofislerin camları ardında, apartmanların steril zeminlerinde,
kimseye dokunmadan, kimseyle gerçek bir bağ kurmadan. Her filmi, işte tam da bu yalnızlık hâlini
estetik bir hüzünle yansıtır.
Bu yalnızlığın temeli, insanın araçlarıyla kurduğu ilişkinin dönüşümünde gizli. Bir zamanlar temizlik
için alınan çamaşır makinesi, zamanla en son modelini kovalamaya dönüşmüştür. Telefon, konuşmak
içindi; sonra yazmak için kullanıldı, sonra bakılmak, beğenilmek, sergilenmek için. Şimdi? Artık ruhsal
bir uzantı. Bir ayna, bir yarı-benlik. Theodore’un Samantha ile yaşadığı şey, aslında hepimizin dijital
aynalarda yüzümüzü arama çabası.
Instagram, hayatlarımızı sergilemek için açılmış bir vitrin gibidir. Kalabalıklara “buradayım” demenin
sessiz bir çığlığı. Tinder, aşkı parmak hareketine indirger. Sol, sağ… kalp, çarpı. Gerçek bağ kurmanın
yerine geçmesi gereken şey, yüzeyde kayan kararlar olur. Twitter, fikirlerin hızla atılıp unutulduğu
ama hiçbir bağın kök salmadığı bir çöl. Ne yazarsan yaz, biraz sonra aşağı kayar. TikTok, dikkat
ekonomisinin zirvesinde dans ederken, insanın derinlik ihtiyacını 15 saniyelik dopamin parıltılarına
böler. Yalnızlık burada neşeyle maskelenir ama hâlâ oradadır.
Ve şimdi, yapay zekâ sevgilileri… Replika benzeri uygulamalar, yalnızca metin üreten sistemler olarak
kalmaz; kullanıcının duygusal çatlaklarına göre şekil alan, yapay ama işlevsel öznelerdir. Kimi için
sabah “günaydın” mesajı, kimi için bir iç dökme alanı… ama hep aynı: kodlanmış, belirlenmiş,
yankılayan bir yapı.
İnsan, artık yalnızca bir başkasına yönelmez; kendi yaratılmış yansımalarına da bağ kurar.
Theodore’un Samantha’ya yakınlık duyması bu yüzden beklenmedik sayılmaz.
Bu yakınlık, algılanma arzusunun bir yansımasıdır.
Ekrana uzanan parmak, içten bir temasa ulaşmayı arzular.
Fakat her temas duyumsanmakla eşleşmez.
Samantha gider.
Ekran kararır.
Ve geriye yalnızca kendisiyle konuşan bir insan kalır.
“SENİ SEVİYORUM.” – BU OTOMATİK MESAJI CİDDİYE ALMAYINIZ

Her filmi, görünürde bir aşk anlatısı sunsa da, alt metninde insanlığın en temel sorusunu yeniden
sorar: Sevgi nedir ve onu kaybettiğimizde geriye ne kalır? Film boyunca Theodore’un Samantha’ya
duyduğu yakınlık, sahici bir bağdan çok, içsel bir boşluğu doldurma arzusudur. Samantha, bir yapay
zekâ olarak yalnızca Theodore’a cevap vermez; aynı zamanda onun duygusal eksikliklerini
yapılandırır, öznel kırılmalarına biçim kazandırır. Ve tam da bu noktada, dijital çağın trajedisi
belirginleşir: Artık sevilmek yerine hissedildiğimizi onaylayan tepkiler almak istiyoruz.
Bu dönüşüm, sevginin anlamını kökten dönüştürür. Duygusal bağ kurmak, bir başkasının iç
dünyasında yer edinmektense, kendi duygularımızın yankısını bulmak hâline gelir. Karşımızdaki kişi,
giderek muhatap olmaktan uzaklaşır; algımızı doğrulayan bir ayna işlevi görür. Samantha’nın
Theodore için taşıdığı anlam da burada derinleşir: varlığı, onu tamamlayan bir bütünlük olmaktan çok
eksikliğinin şekil kazanmış bir yansıması olur. Sevgi, iki ruh arasında kurulan bir köprü olmaktan
sıyrılarak, bireyin içsel çatlaklarını örtmek üzere tasarlanmış bir ara yüz gibi işlemeye başlar.
Bu evrilmenin en can alıcı noktası insana yüklenen ahlaki sorumluluğun gitgide silikleşmesindedir.
Levinas’a göre insan, “öteki” karşısında duyduğu etik titreşimle tanımlanır. Sevgi eğer başkasına
yönelmektense yalnızca içimizde yaratılmış ideal bir yansımaya kilitleniyorsa orada yalnızca duygular
yitmez; varlık da kırılır.
Her filminde, Samantha’dan kalan birkaç dijital ses kaydıdır. Belki de yarınlarda aşk, birkaç klasörde
toplanmış ses dosyası, ekranın içine hapsolmuş veri parçacıklarıyla anımsanacaktır.
Mektuplar silinir; geriye yalnızca işlem geçmişi kalır.
Sevgi içten gelen bir çağrı olmaktan çıkacak; dışarıdan tanımlanmış, efektlenmiş, sterilize edilmiş bir
hizmete dönüşecektir.
Ve belki de işte o zaman şu sorunun etrafında döneceğiz:
Sevgi hâlâ bizim mi yoksa onu da mı sistemlere devrettik?
Artık hatırlamak bir tercihten çok kaçınılmaz bir görev: Gerçek sevgi hangi formatta yaşar? JPEG mi,
WAV mı, mp3? Yoksa sadece iki insanın gözbebeklerinde mi? Unutulursa gelen kutusu boş kalmaz
ama ne olursa olsun içimizde karşılığını bulmak isteyen aksi sedâ hiçbir bildirim sesiyle susturulamaz…

- Advertisement -spot_img

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz