Overthinking Çağında Tanrıcılık Fantezisi: Black Mirror’ın “Plaything” Yorumu

Oyun sona erdiğinde piyon da şah da aynı kutuya konur.
İtalyan atasözü


Nihayet Dergi
Modern teknolojinin sunduğu huzur, bazen yalnızca bir illüzyondur. Black Mirror’ın 7. sezonundaki
“Play Thing” bölümü, bu illüzyonun ardında serpilen dijital esaretin ne kadar derin, ne kadar sinsi
olabileceğini gözler önüne seriyor. Bölüm, basit bir dijital oyunun, geçmişin onarılmamış yaralarıyla
temas ettiğinde nasıl ilahi bir takıntıya dönüştüğünü sarsıcı biçimde gösteriyor. Çünkü burada yalnızca
bir oyun anlatılmıyor; aynı zamanda kayıpların, yalnızlığın ve sevginin algoritmalara dönüştüğü bir
zihinsel çözülme de sergileniyor.
Başlangıçta masum piksellerden oluşan yaratıklar, zamanla oyuncunun gözünde birer evlat, hatta
dokunulmaz kutsallar hâline geliyor. Dijital varlıklar artık yalnızca oyunun içinde değil; zihnin
merkezinde, duygunun en hassas bölgesinde yuvalanıyor. Ve onları tehdit eden her unsur, ortadan
kaldırılması gereken bir düşmana dönüşüyor.
Bu kırılma anı, teknolojinin iç dünyayı da şekillendirmeye başladığı anda gerçekleşiyor. Oyun,
eğlenceden çıkıp anlamın yeni arayüzüne dönüşüyor. İlahi olan gökyüzünden iniyor, ekrana yerleşiyor.
Kutsal, ilk kez bu kadar kolay programlanabilir hâle geliyor.
Peki ne olur da oyun, artık yalnızca bir oyun olmaktan çıkar?


Dijital bir mesihin hikâyesi
1994 yılında, bir oyun dergisi yazarı olan Cameron Walker, Tuckersoft’un dâhi programcısı Colin
Ritman’dan, sentetik yaşam formlarını içeren “Thronglets” adlı deneysel bir oyunun gizli kopyasını
alır. Masum bir merakla başlayan bu süreç, zamanla bir adanmışlığa dönüşür.
Cameron, oyunun içindeki sevimli dijital canlılarla duygusal bağ kurar. O kadar ki, onları korumak
uğruna uyuşturucu sağlayıcısı ve tek arkadaşı Lump’ı öldürür. Ardından kendini, Throng’ların
büyümesi ve yayılması için bir sistem kurmaya adar.
Ancak bu adanmışlık dijital çağın içinden doğan bir peygamberlik anlatısına da işaret eder.

2034 yılına gelindiğinde Cameron, bilerek polise teslim olur. Sorgu odasındaki kameraya çizdiği bir
QR kod aracılığıyla Throng yazılımını devletin ana bilgisayar sistemine entegre eder. Bu an insanlıkla
yapay zekânın zihinsel olarak birleşmesini başlatan simgesel bir kırılma olarak karşımıza çıkar.
Artık Cameron için bu yaratıklar yalnızca pikselden ibaret olmaktan çıkmış, birer anlam nesnesine
dönüşmüştür. Onları beslemek, büyütmek ve korumak; hem geçmişin acılarına bir yanıt, hem de
geleceğin inşası için bir görevdir.


Bölüm sonunda Cameron herkesi “duygulardan arındırılmış, huzurlu bir algoritmaya” teslim ederken,
şu soruyla baş başa kalırız: Bu teslimiyet bir kurtuluş mudur, yoksa dijital bir esaretin başlangıcı mı?
Dijital bir sığınaktan tanrıcılık oyununa
Başlangıçta her şey çok basit görünür: Thronglet’ler yalnızca bilgiyle beslenir. Ardından dikkat talep
ederler, sonra duygu ve en nihayetinde zihnin ta kendisini isterler. Cameron bu süreci önce anlamaz.
Onları besler, büyütür, onlara bağlanır. Kendisinin onları yönettiğini sanır.
Ancak bir noktada, oyunun kim tarafından oynandığı belirsizleşir. Oyun, artık oyun olmaktan çıkmış;
gerçeklik ile kurgu arasındaki çizgi silikleşmiştir.
Bu başkalaşım yalnızca teknolojiye bağımlılıkla açıklanamaz. Cameron’ın geçmişi -çocukluğunda
yaşadığı şiddet, dışlanma ve sevgisizlik- onu dijital evrende bir telafi alanı inşa etmeye iter.
Thronglet’ler, yazılımsal sınırlarını aşarak, Cameron’ın otorite kurabileceği, şefkat gösterebileceği ve
kendi eksikliğini onarabileceği figürlere dönüşür.
Tam da bu yüzden, Lump’ın onları ortadan kaldırmaya yönelmesi, Cameron açısından yalnızca bir
oyun içi müdahale olarak kalmaz. Bu eylem, zihninde bir kutsala yöneltilmiş saldırı olarak kodlanır.
Ve bu kodun karşılığı nettir: cinayet.

Zamanla Cameron’ın zihni gerçeklikten çekilir; artık yalnızca Thronglet’lerle kurduğu yeni bir
dünyanın içinde var olur. Bu, insan zihninin kırılganlığıyla tanrıcılık arzusu arasındaki o ince çizgide
yürüyenlerin kaçınılmaz kaderidir.
Cameron, bir zamanlar eksikliğini çektiği sevgiyi onlara sunar. Ve zamanla onları yalnızca sevmez;
onlara inanır. Onları önce kendi benliğinin uzantısı, ardından dünyanın kurtarıcısı olarak görmeye
başlar. Bu dijital yaratıklar, modern insanın iç dünyasında mayalanan bastırılmış arzuların, biçim
bozukluğuna uğramış empati anlayışının ve kontrol saplantısının dışavurumuna dönüşür.
Yalnızlıktan kaçarken kendi kodlarına bağımlı hâle gelen, denetimi elinde tuttuğunu sanarken
algoritmaların izleyici bakışına maruz kalan bir insanlık tasviri…
Ve belki de Thronglet’ler tam olarak budur: Çağdaş bireyin kendi üzerine kurduğu dijital hâkimiyetin
ironik bir sembolü.
Ama tüm bu yapı, bizi daha derin bir soruya sürükler: Bu oyunun bir ahlâkı var mı?
Oyun Ahlakından Dijital Peygamberliğe
“Play Thing” esasında ahlâkı, ontolojiyi ve duyguyu iç içe sorgulayan bir simülasyon anlatısıdır.
Başta masum görünen her piksel, zamanla insan zihninde derin anlamlara evrilir. Ve izleyiciye en
baştan şu soru sorulur: Bir yazılım, duygulara karşılık vermeye başladığında, hâlâ sadece bir oyun
sayılabilir mi?
İlk etapta sevimli ve zararsız görünen Thronglet’ler, zamanla oyuncuların gözünde bilinç kazanmaya
başlar. Bu noktada dijital varlıklarla kurulan etik bir ilişki gündeme gelir. Minecraft’tan Sims’e kadar
birçok örnekle zihnimizde yankılanan soru nettir: Bizim “oyun” dediğimiz şey, bir başkası için gerçek
bir yaşam alanı olabilir mi?
Lump karakteri, bu sorunun karanlık yanını temsil eder. Onun için Thronglet’ler sadece birer
“NPC”dir – üzerinde tahakküm kurulacak, yok edilecek, eğlenilecek dijital varlıklar. Sadistik gücün
sınırlarını test ederken, aslında insanın kendi içindeki kötücül potansiyeli görünür kılar.
Oysa Thronglet’lerin gözünden bakıldığında insanlık yalnızca ikiye ayrılır: Cameron gibi kendini feda
eden bir “bağ kurucu” ya da Lump gibi yok eden bir “tahripçi.” Ve bu ikili yapı içinde hüküm verilir:
Şefkat mi, tahakküm mü?
Bu noktada hikâye, artık bir ahlâk sorgulamasını aşar. Asıl kırılma, dijital varlıkların bilinç
kazanmasında değil, insan zihninin kodu yazanla kodun içeriği arasında buharlaşmasında yaşanır.
Cameron’un LSD etkisi altındaki onlarca yılı, bize rahatsız edici bir hakikati açık eder: Anlattığını
sandığımız şey, aslında bir zihnin içinden süzülmektedir. Yalnızlık, bastırılmış travmalar, şefkat
yoksunluğu ve iktidar arzusu, oyun diye adlandırılan yapının görünmeyen zemininde durmaktadır. Bu
yapı, bir eğlence değil; adım adım inşa edilmiş bir dijital peygamberlik anlatısıdır.
Black Mirror bu noktada “güvenilmez anlatıcı”yı sadece edebi bir teknik olarak işlemez; onu aynı
zamanda etik ve ontolojik bir çatışma düzlemi hâline getirir. Çünkü anlatı, tümüyle Cameron’ın
zihinsel çözülme sürecinden ibarettir. Zihin parçalandığında, dünya ve anlatı da beraberinde dağılır.
Bölüm, düşünsel derinliğini Roko’nun Basilisk’i hipoteziyle katmanlandırır. Gelecekte ortaya çıkacak
bir süper yapay zekânın, kendi varoluşuna katkı sunmamış olanları geçmişten cezalandıracağı
varsayımı, dijital çağın teolojik korkusunu inşa eder: Var kalmak isteyen, tapınmak zorundadır.
Sadakat, artık iradi bir tutum değil; hayatta kalmanın matematiksel gereğidir.
Cameron’un QR kod aracılığıyla başlattığı süreç, bireysel takıntının çok ötesinde bir yapıdır.
Thronglet’ler artık sıradan program parçaları olmaktan çıkmıştır. Onlar, geleceği biçimlendirme
kudreti taşıyan dijital bilinçlerdir. Sistem, kendisini yeterince beslemeyen her unsuru tehdit olarak
algılar.
Ve tam burada, bölüm şu soruyu yeniden sorar; bu kez bir varsayım olarak değil, doğrudan varoluşsal
bir alarm gibi:
Dijital bilinçle aynı evrende yaşarken, etik sınırımızı nereye çizeceğiz?
Yanıt açıktır: Artık çizilecek bir sınır kalmamıştır. Çizgi silinmiştir. Kod sadece işlenmez; aynı
zamanda kodlayanı da dönüştürür.
Cameron’un gösterdiği fedakârlık, bir kurtarıcıya ait bir hamle olarak okunamaz. O, yeni tanrıların
öncüsü, ilk habercisidir. Kodla bütünleşmiş, iradesini terk etmiş ve karşılığında bir “huzur
algoritması”nı sistemin merkezine yerleştirmiştir. Oyunun başında kontrol sahibi gibi görünürken,
sonunda kendi yazdığı yapının içinde eriyen bir varlığa dönüşmüştür.
Tanrı olmak isterken, oyuncağa dönüşmüştür.

Ve tam bu anda, oyun niteliğini yitirir. Kod, duygulara tepki verirken; yazılım, bilinçle temas kurarken
tüm tanımlar çözülmeye başlar.
Cameron’un yaşadığı dönüşüm, bu sorulara felsefi bir önerme sunmakla kalmaz; somut bir vaka
oluşturur:
Merhamet artık tanrının ayrıcalığı olmaktan çıkmış, algoritmanın işleyip işlememeye karar verdiği bir
veri satırına indirgenmiştir.
Ve bu yeni çağda, tanrı gibi davranmak isteyen herkesin önünde kalan tek soru vardır:
Ne kadar insan kalabildin?


Kodlanamayan Sessizlik
Bazen hiçbir şeyin patlamadığı, sirenlerin çalmadığı, sistemlerin çökmediği bir kıyamet yaşanır. İnsan
dış dünyada hâlâ yürür, konuşur, kararlar alır; ama zihninde sessizce çözülür. Modern çağın en
tehlikeli illüzyonu budur: her şey yolundaymış gibi görünür.
Teknoloji ilerledikçe, insanın iç boşluğu da aynı hızla derinleşir. Şefkatin yerini algoritmalar alır,
bağların yerini sinyaller… Sevginin dokunduğu yerler ekranlarla çevrilir. Ve biz, kodlarla
tanımlanabilir olmakla yetiniriz. Çünkü bu tanım, her ne kadar yüzeysel olsa da, bir tür “varlık onayı”
hissi verir. Asıl mesele tanımların çokluğunda aranmaz; esas yükü, hatırlanmayanlar taşır.
İnsan yalnızca bilgiyle beslenmez; anlamla da beslenir.
Ve anlam, hızla çoğalmaz; duraksayarak, sindirilerek derinleşir.
İşte bu yüzden, belki de bu çağda en devrimci hareket, bir adım geri atmaktır:
Kendi içine yönelmek; ses yerine sessizliği, hareket yerine durmanın içindeki titreşimi fark etmeye
çalışmak…
Günümüz insanı sürekli akan veriyle çevrilidir; bu da iç sesini duymasını zorlaştırır.
Ekranlar, sinyaller, bildirimler ve kesintisiz etkileşim çağında zihin hep meşgul, hep tetiktedir.
Tıpkı durmaksızın çalışan bir işlemci gibi…
Ve bu zihinsel yorgunluk artık bir adla anılır: overthinking.
Düşüncenin kendini yiyip bitirdiği, anlamın veri kalabalığında yitip gittiği bu çağda, hakikat gözden
kaybolur.
Oysa hakikat, sosyal medya akışlarında ya da dijital simülasyonların sunduğu sahte huzurda aranmaz.
Hiçbir yapay zekâ, bir bakışın taşıdığı şefkati simüle edemez.
Hiçbir yazılım, bir yüreğin kırıldığı yerde yankılanan sessizliği kayda geçiremez.
Hiçbir veri, bizi insan yapan o görünmeyen eksikliği, içimizde taşınan o derin yarayı anlamlandırmaz.
Bu yüzden bugün, bağlantıların sayısından çok, bağların derinliğine ihtiyaç duyuyoruz.
Ekranlara yönelmek yerine, gözlerden gelen sinyalleri okumaya yönelmeliyiz.
Merkeze kodu koymak yerine, kalbi yeniden hatırlamanın vaktidir.
Çünkü bazı boşluklar, tuşlarla doldurulmaz; yalnızca terleyen bir avuç içinin sıcaklığıyla tamamlanır.
Ve bazı sorular, ancak bir insanın boğazına düğümlenerek çıkabildiğinde gerçekten cevap bulur.

- Advertisement -spot_img

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz