Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında: Entelektüel Bağımsızlık Nasıl Mümkün Olur?

Okur Dergi

Taha Abdurrahman’ın Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında adlı eseri, modernitenin epistemik ve ahlaki tasallutuna
maruz kalan İslam dünyasının, zihinsel, kültürel ve entelektüel varoluşunu hangi esaslar üzerinde yeniden inşa
etmesi gerektiği sorusunu merkeze alarak, yalnızca bir eleştiri metni değil; aynı zamanda köklü, sahici ve
sistematik bir çözüm arayışı olarak tebarüz etmektedir. 1944 yılında Fas coğrafyasında dünyaya gelen Taha
Abdurrahman, İslam düşüncesinin moderniteyle yüzleştiği bir dönemde, kendi entelektüel arayışlarını bu
tarihsel bağlamın sorunları üzerinden şekillendirmiştir. Onun düşünce yolculuğu, İslam dünyasının içine
düştüğü zihinsel daralmaları tespit ederek, bu daralmaları aşma yönündeki çabaların bir parçası olarak
değerlendirilebilir.
Sorbonne Üniversitesi’nde aldığı akademik eğitimin, onu Batı felsefesinin köklü problemleriyle doğrudan karşı
karşıya bırakmış olması ise, onun entelektüel serüveninde bir teslimiyet ve uyum sürecinin başlangıcı değil;
bilakis, eleştirel bilincin ve epistemik iradesinin tezahür ettiği, zihinsel meydan okumanın imkânını çoğaltan bir
dönüm noktası olmuştur. Bu yüzleşme, Batılı bilgi rejimlerinin hegemonik tasallutunu içselleştiren pek çok
figürün aksine, onun düşünce dünyasında bir esaret haline dönüşmemiş; tam tersine, kendi irfanî ve kültürel
köklerinden hareketle özgün yorumlar geliştiren, epistemik tahakküme boyun eğmeyen, zihinsel bağımsızlık
mücadelesine yön veren öncü bir tavır olarak vücut bulmuştur.
Eserde, modernitenin bilgi ve ahlak alanlarını birbirinden ayırarak ortaya çıkardığı krize dikkat çekilir. Gençlik
yıllarında şiirle hemhâl olan müellif, zamanla formel aklın ve mantığın dar kalıplarının hakikati kuşatmada
yetersiz kaldığını idrak ederek, kelimelerin yüzeysel anlamlarını aşan işarî dilin ve derin çağrışımların peşine
düşer. Ona göre, hakikat; yalnızca aklın kuru hesaplarında değil, kalbin, ahlakın ve dilin derinliklerinde saklıdır.
Taha Abdurrahman, gerçek modernleşmenin; rüşt, eleştiri ve kapsamlılık ilkeleri etrafında şekillenmesi
gerektiğini savunur. Fakat birçok modernist İslam düşünürü, Batı’nın bilgi sistemlerini sorgulamaksızın
benimseyerek, özgünlükten uzak bir taklitçiliğe savrulmuştur. Bu noktada, bilginin ahlaktan koparılmasının
insana ve topluma zarar vereceğini vurgulayan müellif; aklın, ancak sorumluluk ve maneviyatla birleştiğinde
hakikate ulaşabileceğinin altını çizer.

İbn Rüşd’ün, Aristoteles felsefesini, eleştirel bir murakabe süzgecinden geçirmeksizin, doğrudan ve sorgusuz bir
şekilde İslam dünyasına taşımış olması, Abdurrahman’ın yaklaşımında, hikmetle sahih bir irtibatın
zedelenmesine, hatta yer yer kopmasına yol açan tarihsel bir kırılma olarak telakki edilir. Bu tür aktarımlar,
İslam toplumlarının zihinsel bağımsızlık mücadelelerini zaafa uğratırken, epistemik özerkliklerini tesis
etmelerini de imkânsız kılan bir tahakküm ve zihinsel sömürgeleşme sürecini derinleştirir. Abdurrahman’a göre,
İslam toplumları, maruz kaldıkları epistemik emperyalizmi aşabilmek ve özgün bir düşünce zeminini ihya
edebilmek için, bilgi üretim süreçlerini, kendi tarihsel birikimlerinden, kültürel kodlarından ve kolektif
hafızalarından neşet eden bir perspektifle yeniden inşa etmek zorundadır. Zira, Batılı bilgi rejimlerinin taklit ve
tercüme yoluyla benimsenmesi, epistemik bağımlılığı daha da kronikleştirerek, düşünsel üretkenliği ve yaratıcı
muhakeme yetisini köreltir; İslami düşüncenin asli kaynaklara dayalı olarak kendini yeniden yorumlayabilme
imkânını ortadan kaldırır. Bu nedenle, her toplumun kendi dil dünyasında, kadim kolektif tecrübesinde ve derin
kültürel arka planında saklı duran bilgi imkanlarının ve anlam ufuklarının gün yüzüne çıkarılması, sadece yerel
bilgi sistemlerinin sahih ve müstakil temeller üzerinde yeniden ihya edilmesi açısından değil, aynı zamanda
toplumsal aidiyet bilincinin, kültürel sürekliliğin ve medeniyet tasavvurunun canlı tutulması açısından da hayati
bir zaruret olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, modern zamanların epistemik tekdüzeliğine karşı, çoğulcu,
katmanlı ve irfani bilgi anlayışlarının önünü açan, zihinsel ve entelektüel özgürleşme süreçlerine katkı
sağlayabilecek bir epistemolojik çoğulluk tasavvuruna kapı aralamaktadır.
Eserin son bölümünde Abdurrahman, “intifada” kavramını salt bir siyasi direniş biçimi olarak değil, daha geniş
anlamda kültürel ve entelektüel düzeyde bir uyanışın göstergesi olarak ele alır. Bu bağlamda, intifada;
hegemonik bilgi kalıplarına ve dayatılmış anlam çerçevelerine karşı bir bilgi mücadele pratiği olarak
okunmalıdır. Yazar, İslam toplumlarına, modernitenin tek boyutlu epistemik şablonlarını sorgulama ve kendi
bilgi sistemlerini inşa etme çağrısında bulunur. Bu çağrı, özünde kültürel özneleşme ve epistemik özerklik
arayışının, günümüz küresel bilgi düzeninde ne denli elzem olduğunu ortaya koymaktadır.

- Advertisement -spot_img

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz