Bir Deklanşör Anı: Sessizlik ve Korkunun Buluşması

Cins Dergi – Nisan 2025

Hayat, insan zihninin kendisiyle verdiği bitimsiz bir mücadele. Seçimlerimizin her biri, kim olduğumuzu belirleyen işaret taşlarından biri: Korku mu, sevgi mi? Endişe mi, huzur mu? Bu soruların derinliğine inmeden, insanın doğasını anlamamız mümkün değildir. Zira varoluş, her daim gerilim ve huzur arasındaki dengeyi bulma çabasıdır. Ve ne hazindir ki, korku, insanın zihnine kök salmış en eski gölgelerden biridir. Tıpkı kökleri görünmez derinliklerde büyüyen bir ağaç gibi, fark edilmeden ama sinsice beslenir ve dalları, hayatın her alanına yayılır.

Korku, gerçeğin üzerine çekilmiş puslu bir perde gibidir. İnsan, doğduğu andan itibaren görünmez duvarlarla çevrili bir dünyada var olmaya çalışır. Başlangıçta güven hissi veren bu sınırlar, zamanla bir hapishaneye dönüşür; duvarlar yükseldikçe ufuk daralır, özgürlük hayal olur. Modern dünya ise bu dar alanın içinde, bireyin içsel uyanışını engelleyen, ustalıkla inşa edilmiş illüzyonlarla dolu. Korkunun oluşturduğu zincirler toplumsal boyutta da bizi kuşatır. İnsan, sürekli bir şeylere sahip olarak tatmin olacağını sanır; ancak bu arzular, tıpkı sisler arasından görülen bir serap gibi gözlerimizin önünden kaybolur. Sahip olma hırsı, sonsuz bir kısır döngüye hapsolmamıza neden olurken, asıl soru perde arkasından hiç çıkmaz: Tüm bu arzuların ardında, ruhumuzun yoksunluğunu hangi parlak yanılsamalarla avuturuz? İnsan, çoğu zaman neden eksik hissettiğini bile bilmez. Elini uzattığı her şey, avuçlarının arasından kayıp gider. Yanlış kapıları çalar, yanlış isimleri çağırır, yanlış düşleri kurar. Oysa aradığı cevap, bir fısıltı gibi içinde yankılanır, ama kulakları hep dışarının gürültüsüne açıktır. Belki de elimizde kalan tek şey, içimizde giderek büyüyen ve ne yapacağımızı bilemediğimiz o uçsuz bucaksız boşluktur; kim bilir.

Gerçek huzur, insanın en derin sığınağında, kendine varmayı başardığı noktada başlar. Fakat bu yolculuk, kaçınılmaz olarak içimizdeki çatışmaları tanımayı ve onları olduğu gibi kabul etmeyi gerektirir. Ancak modern çağ, zihni bir yankı odasına çevirerek onu sahte tatminlerin peşine düşürür. İnsan, kendisini eksik hissetmeye o kadar alıştırılmıştır ki, varoluşunun yaralarını neyle kapatacağını bilemez. Gerçekten tatmin olduğumuzu ne zaman hissederiz? Bir sevgiliyi kollarımıza aldığımızda mı, yeni bir başarıya ulaştığımızda mı, yoksa alkışlar arasında yükseldiğimizde mi? Ama neden tüm bu anlardan sonra içimizde hâlâ derin bir boşluk yankılanır? Modern insan, dış dünyanın gürültüsü içinde kendi sesini duyamaz hale gelmiş, tatmini dışsal göstergelerde arayan bir gölgeye dönüşmüştür. Sistem, insanın korkularını besleyerek onu sonsuz bir arayışa iter, çünkü korkunun içinde sıkışan insan, asıl bağımlılığı fark etmez: Kendi özüne dönmekten kaçışı. Gerçek huzur, insanın nihayet kendisiyle yüzleştiği, tüm illüzyonları bir kenara bırakıp ruhunun derinliklerine eğildiği noktada başlar. Korkuların sustuğu yerde, nihayet bir kadın, bir erkek, bir insan, varoluşun en saf haliyle, dünyaya yeniden doğar.

İçimizdeki huzuru bulabilmenin yolu, dış dünyanın gürültüsünden uzaklaşıp, derin bir sessizliğe kulak vermekten geçer. Zihnimizin hangi duygulara esir olduğunu sorgulamak, insanın kendini tanıma yolculuğunun ilk adımıdır. Ancak burada asıl önemli olan, korkuların doğasını anlamaktır. Gerçekten neyi kaybetmekten korkuyoruz?

Korkunun insan zihnini nasıl şekillendirdiğini anlamak için ilginç bir gerçek vardır: Araştırmalar, insanların en büyük korkularından birinin topluluk önünde konuşmak olduğunu, ölüm korkusunun bile bunun gerisinde kaldığını gösterir. Bu, insanın varoluşsal kaygılarının bazen ne kadar mantıksız ve sosyal koşullanmalarla beslenmiş olabileceğini ortaya koyar. Kimi zaman en büyük korkularımız, doğrudan hayatta kalma içgüdümüzle ilgili değil, toplumun yargılarıyla şekillenen bir tutsaklık halidir. Belki de bu yüzden, insan gerçek huzura ulaşmak için önce bu görünmez prangaların farkına varmalıdır.

Fakat korkularımızı yalnızca fark etmek yetmez. Onlara yeni anlamlar da yüklemeliyiz. Hayat boyu bilinçsizce biriktirdiğimiz korkular, gerçekte içsel potansiyelimizi keşfetmemizin önündeki en büyük engeldir. “Yetersizim.” “Başarısız olurum.” “Yanlış yaparsam kabul edilmem.” Tüm bu düşünceler, bizi saran zincirlerdir. Özgürlüğümüze engel olan tek şey, kendi zihnimizdir.

Gerçek huzur, korkudan kaçmak değil, onun yüzüne bakabilmektir. İnsan, korkularına gözlerini kapattıkça, onların gölgesi büyür; ancak onlarla yüzleştiğinde, bu gölge dağılır ve yerini dingin bir içsel bilince bırakır. İnsanın içindeki çalkantılar bir denizin derinliklerinde saklı kasırgalara benzer; yüzeyde ne kadar dinginlik varsa, altında o kadar fırtına kopar. Denizin sırrı da burada değil mi: En büyük dalgalar bile bir gün durulur. Kendi iç dünyamızdaki bu dalgalanmayı kabul ettiğimizde, asıl gücümüzü keşfetmeye başlarız.

O yüzden, kendini bastırma, saklanma, kaçma. Hangi düşünce içini sıkıyorsa, hangi korku gecelerini bölüyorsa, onu gör ve tanı. Çünkü huzur, fırtınayla savaşmak yerine, onun doğasını anlayarak gelir. Seçim bizim: Geçici korkuların içinde kaybolmak mı, yoksa derinlerde saklı o büyük sessizliği kabullenmek mi?

- Advertisement -spot_img

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz